Gizlemek (dissimuler), sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak; simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır. Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmayan) diğeri ise bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir. Ancak bu olay sanıldığından daha da karmaşık bir şeydir. Çünkü simüle etmek “-mış” gibi yapmak değildir. “Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır.
Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir” (Littré). Öyleyse “mış” gibi yapmak (feindre) ya da gizlemek (dissimuler) gerçeklik ilkesine bir zarar veremez, yani bunlarla gerçeklik arasında her zaman açık seçik, gizlenmeye çalışılan bir fark vardır. Oysa simülasyon bu “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel” arasındaki farkı yok etmeye çalışmaktadır. Simüle eden kişi gerçekten hasta mıdır, değil midir? Çünkü bu insan gerçek semptomlar üretmektedir. Simüle eden kişiye ne hastasın ne de değilsin de-nebilmektedir.
Bu kişiyi nesnel bir şekilde hasta ya da sağlam olarak değerlendirebilmek mümkün değildir. Hakiki bir hastalık olup olmadığı anlaşılamayan bu şey, psikolojiyle tıbbın elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü bütün “semptomlar” üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait “semptom” “doğal” bir olgu olma özelliğini yitirmişse o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini hattâ edilmekte olduğunu düşünebiliriz. Ama o zaman da tıbbın bir anlamı kalmamaktadır çünkü tıp yalnızca nesnel nedenlerini belirleyebileceği “gerçek” hastalıklarla ilgilenmektedir.
Psikoso-matik rahatsızlıklarsa hastalık ilkesinin kıyısında köşesindeki kuytu alanlarda pek de inandırıcı olmayan gelişmeler sergilemektedir. Organik bir semptomu bilinçaltına havale eden psikanalizde ise semptom aslından daha “hakiki” görülmek durumundadır. Hem simülasyon neden bilinçaltının girişine takılıp kalsın ki? Bilinçaltı “faaliyeti” de klasik tıbbî semptomlar gibi “üretilemez mi”? Düşler birer semptom olarak kabul edilmiyor mu?
June 16th,2009
Düşünce |
No Comments
Ünlü Osmanlı tarihçisi Peçevi İbrahim Efendi bizde ilk kahvehanenin 1554′te İstanbul’da açıldığını yazar: “Keyiflerine düşkün bazı safa ehli insanlar ile kişiler, okur yazar makinesinden (soyundan) zarif kimseler orada toplanmaya başlamıştı… Kimi kitap ve güzel şeyler okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi yeni söylenmiş gazeller getirerek şiirden ve edebiyattan bahsederdi.”
Bizden esinlenen İngiliz tacirleri ilk kahvehaneyi 1650′de Oxford’da açmışlar. Kahvehaneler İngiltere’de de o kadar rağbet görmüş ki, birkaç yıl içinde sayıları iki bini aşmış. Kadirşinas İngilizler kahvehanelerden birine Turk’s Head (Türk’ün Başı) adını da koymayı ihmal etmemişler. O zamanlar, İstanbul’da olduğu gibi İngiltere’de de kahvehaneler itibarlı mekanlarmış. Joseph Bank (ünlü biliminsanı, Darwin i ilk destekleyenlerden), Adam Smith (kapitalizmin fikir babası), Edward Gibbon (zamanın en ünlü tarihçisi) gibi zamanın en önde gelen aydınları kahvehanelerde toplanır, modern bilimin kurucularından Francis Bacon un “bilimin halka faydası olması gerekir” yargısı doğrultusunda astronomi, kimya, fizik, matematik ve mekanik konuları üzerinde fikir alışverişi yaparlarmış.
Bizde ise maalesef kahvehaneler kısa zamanda saygınlıklarını yitirmiş. Peçevi: “O dereceye geldi ki: Mazuller (işsizler), kadılar, müderrisler (hocalar), işi gücü olmayan birtakım insanlar kahvehaneye dolmaya başladılar… İmamlar, müezzinler (ezan okuyanlar), mavi cübbeli sofular ve halk kahvehaneye müptela oldu. Mescitlere kimse gelmez oldu.” Geçen yüzyılın başında durumun fazla değişmediğini Mehmet Akif’in “Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!” dizesinden anlıyoruz. Onlar Priestley in oksijen gazını nasıl keşfettiğini dinlerken bizimkilerin ne konuştuğunu yine Akif’ten dinleyelim: “Hay Köpoğlu köpek / Köpoğlu kendine benzer uzun kulaklı eşek! / Yeminsiz oynamazlar ki, ah çocuklar ah! / Karışmasan işin olmaz değil mi? Sen de bunak!”
Kahvehane toplantılarını resmileştirmek isteyen Christopher Wren’in başını çektiği 40 kişilik bir grup aydın, kralın iznini alarak 1660′da Kraliyet Cemiyeti’ni kurmuş. Bu cemiyetin en büyük özelliklerinden biri, üyelerin herkese açık konferanslar vererek keşiflerini halkla paylaşmaları. Bilim akademisi fikri kısa zamanda diğer Avrupa ülkelerine sıçramış; İngiltere’yi Fransa (1666), Almanya (1700), İtalya (1714), Rusya (1724) ve İsveç (1739) takip etmiş. Biz ise kendi akademimizi açmak için neredeyse 200 yıl beklemişiz. Mustafa Reşit Paşa İngiltere ve Fransa’da büyükelçilik yaparken oradaki bilim akademilerinin faaliyetlerinden çok etkilenmiş ve anavatana döndükten sonra Sultan Abdülmecit’i benzer bir cemiyeti ülkemizde kurmaya ikna etmiş. Encü-men-i Dâniş (bilim cemiyeti) adıyla 1851′de göreve başlayan akademinin hedeflerini Reşit Paşa açılış konuşmasında Bacon in bile beğenisini alacak bir şekilde şöyle özetlemiş: “Asrın icabettirdiği ilmin memlekette intişarı (yayılması) ve vatandaşların bundan istifadesi temin edilmelidir. Umumi seviyeyi yükseltmek için bir darülfünun (üniversite) tesisi ve darülfünunda okutulacak kitapların hazırlanması için bir en-cümen-i dâniş ihdası (kurulması) lazımdır.”
Üyelerin arasında Reşit Paşadan başka Ali Paşa, Fuad Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Cevdet Paşa ve Behçet Molla gibi zamanın önde gelen devlet ve fikir adamlarının bulunduğu bu kuruluşun yabancı üyeleri arasında Avusturyalı tarihçi Hammer, İngiliz dilbilimci Redhouse ve İtalyan dilbilimci Bianchi gibi ünlü insanlar da var. Birçok yabancı eseri dilimize kavuşturan bu kuruluş maalesef 10 yıl sonra yaşamını yitirmiş. Kraliyet Cemiyeti’ nin günümüze kadar başarıdan başarıya koştuğunu söylemeye gerek yok.
Cumhuriyet devrinde ilk Bilimler Akademisi (TUBA) ancak 1993 te kurulabildi. TÜBAnın hükümetin bilim politikalarını ne kadar etkilediği veya TÜBİTAK ile ne kadar işbirliği yaptığı hakkında fazla bilgi edinemedik. Fakat, kurumun web sayfasına (www.tuba.gov.tr) girdiğinizde bilimi teşvik ve yayma konusunda birçok başarılı projeye imza atıldığını göreceksiniz. Özellikle ders kitapları (bir kısmı tercüme) basmaya başlamaları bizi çok mutlu etti. Ama bizi rahatsız eden bir şey varsa o da üyelerin mesleklere göre dağılımı oldu. Toplam 136 kişiden oluşan kuruluşta aslan payını 29 üyeyle tıpçılar kapmış; onları 23 üyeyle fizikçiler, 22 üyeyle kimyacılar takip ediyor. Bazı rakamlar da şöyle: uygulamalı matematik 7, mühendislik 6, yerbilimleri 5, psikoloji 5, moleküler biyoloji 5, matematik 4, elektronik 4, siyaset bilimi 2, biyokimya 2, mimarlık 1, felsefe 1, Türkoloji 1 ve halk bilimi 1.
Asrın bilimi diye bilinen moleküler biyolojide üye sayısının sadece 5 olması doğrusu bizi şaşırttı. Daha da beteri, bu kuruluşta kendini çevrebilimci, ekolog veya evrimsel biyolog diye tanımlayan tek bir üye yok. Küresel ısınmanın kapıyı çaldığı, türlerin birbiri ardına yok olduğu, ders kitaplarından Darwin in adının kaldırıldığı bir zamanda bu eksikliğin nedeninin herhalde bir faturası çıkar gibi geliyor bize. Ya bu konularda akademiye seçilecek kalitede biliminsanımız yok ya da bazı üyeler “biz bu işi de yaparız” mentalitesi içindeler. Eğer eleman yoksa, o zaman Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK veya YÖK yurtdışına Öğrenci gönderirken bu eksiklikleri gö-zönüne alıyor mu?
Bütün bunlar insanın aklına şu soruyu getiriyor: Acaba Encümen-i Dâniş varlığını günümüze kadar sürdürebilseydi, bilim dünyasında çok daha saygın bir yerde olmaz mıydık?
NTV Bilim / Haziran 2009
Kişilik ötesi temel varlığın ölümsüzlüğe ulaşması için bireysel Ben, yani egonun kendini feda etmesi gerekir. Ancak aile, toplum, kültür tarafından dayatılmış bu kişiliğin ölmesi, bizi daha üstün bir bilince ulaştırabilir. Ruhani savaşçıların gösterebileceği en büyük sadakat, kendilerine karşı olandır. Nice genç idealistin başlangıçta güzel prensipleri savunurken zamanla bunlara ihanet ettiğini gördüm. Hepsi adi tüccarlara dönüştüler. Bilinç yolu için güç, sabır, azim ve fedakarlık ruhu şarttır: “Diğerlerinin olmayacak hiçbir şey benim de olmasın.”
Bana “Peki, nasıl güçlü olunur?” diye sorulsa, ” Her geçen gün daha az zayıf olunarak” diye yanıtlardım.
Alexandro Jodorowsky
Bu hafta Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı, Kültür Karıncaları Proje Başkanı Prof. Dr. Lütfiye Eroğlu hanım ile vakfın çocuklara yönelik geliştirmiş olduğu özgün projeleri sizlere anlatacağız. Güzel müzikler de sohbetimizi alabildiğine süsleyecek:
1- Le enfants de Django / CD: Live at Meridien / Brazil
2- Louis Armstrong / CD: Masters of jazz, sampler / C’est si Bon
3- China Moses / CD: This one’s is for Dinah / Mad about that boy
4- Nikki Parrot / CD: Moon River / Making whoopee
5- Gil Goldstein and Friends / CD: Disney Adventures in Jazz / Give a whistle-Whistle in New York
6- Barb Jungr / CD: Chanson-The space in between / Cri du coeur
Bu program 30 Mayıs Cumartesi günü yeni yayın saati olan 14.10 dan itibaren dinleyebilirsiniz. Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı hakkında daha çok bilgi edinmek ve onlara destek olmak üzere temasa geçmek isterseniz lütfen web sayfalarını ziyaret edin: www.kulturbilinci.org
Bu hafta neler öğrendiğime gelince; Bu yaşama dinlerin gelişimi ve kuantum teorisi çerçevesinde yeniden bakıp Peter Drucker’in ilk sorusunu sordum: İnsan olarak misyonumuz ne olmalı? Benim cevabım şöyle oldu; Düşünmek, sonsuza kadar son nefese kadar bıkmadan usanmadan düşünmek, çünkü düşünecek o kadar şey var ki…
Tunçel Gülsoy
1900 ‘LERİN BAŞI: Black Rock (Kara Kaya) Pasifik okyanusunu geçen bir nakil gemisiydi. Gemideki insanlar karışık metal mineraller taşıyordu. Beklenmedik bir şekilde, gemi LOST adasıyla karşılaştı. Bunlar olurken ada eşsiz magnetik özelliklere sahip ve gemideki magnetik materyaller adadaki tüm bu magnetik kuvvetlerden etkileniyor ve gemi tam anlamıyla adaya çekiliyor. Ve geminin mürettebatı bizim ‘’others’’ (diğerleri) olarak bildiğimiz kişiler oluyor. Richard ta onlardan biri…

1970 ÖNCESİ: İnsan ırkının gelişimi için DHARMA girişimi kuruldu. Bilimsel araştırmalarla başlayan bu girişim daha sonra kaderi test etmek için tasarlanmış büyük çapta bir proje haline geldi. DHARMA’nın çalışmaları sırasında birisi zaman makinası icat etmeyi başardı. Tabi o sırada bu zaman makinesi akım kapasitörlü bi Delorian ( ç.n. : “Geleceğe Dönüş” filmindeki “zaman makinası araba”. Keşfedilen şeyin basit birşey olduğunu ima ediyor ) değildi. Aslında o çok daha basit bi makinaydı. (ç.n. : Burda makinanın nasıl çalıştığını anlatıyor) Diyelim ki DHARMA zaman makinesini icat etti ve 1960 yılında harekete geçirdi; makine 1 yıl çalıştıktan sonra birisi 1961′de makineye girmeye karar verdi. onlar sadece zamanda geri gidebildiler ve sadece 1 yıl geri gidebildiler ( yani makinenin çalışmaya başladığı zamana) . Bunun da ötesinde geçmişe dönersen geçmişte kalıyordun. 1961′e geri dönemezsin çünkü sen şu an geçmişte varsın. Diyelim ki sen 1965de ölümcül bir hastalığa yakalandın ve 1960′a geri dönüyorsun (yani hastalığa yakalanmadan önceki bir zamana), bu durumda geçmişe döndüğünde zaman makinasından çıktığında hastalık geçmişe dönen bedeninle geri dönmüyor. Yani dönmüş olduğun zamanda hasta olmuyorsun.
(yazının devamı için metnin başlığına tıklayın)

Ada Yayları: Bir dalma-batma kuşağı boyunca sıralanmış adalar zinciri.
Aktif fay: Geçmişte üzerinde kayma olmuş ya da deprem odaklarının yer aldığı bir fay düzlemi.
Artçı sarsıntı: Sınırlı bir yerküre hacmiinde yoğunlaşmış bir dizi depremin en büyüğünü izleyen daha küçük depremler.
Astenosfer: Litosferin altında, düşük sismik dalga hızları ve hızlı dalga zayıflaması nitelikleriyle ayrılan katman. Yumuşak, büyük olasılıkla bir bölümüyle erimiş durumdadır.
Bindirme: Fay düzleminin üstündeki kayaların yukarı doğru yer değiştirerek alttaki kayaların üzerine 30° ya da daha az bir açıyla -yaşlı kayalar genç kayaların üstüne gelecek biçimde- bindiği ters atımlı fay.
(yazının devamı için metin başlığına tıklayın)
A0(Angström): Metrenin 10 milyarda biri olan uzunluk ölçüsü. 1 metre = 10.000.000.000 Angström.
Akıcı mozaik: Hücre duvarının, iki sıra halinde dizilim gösteren fosfolipid molekülleri arasında serbest halde hareket edebilen proteinler içeren yapısı.
Aktif taşınma: Seçici geçirgen özellikteki bir zardan, enerji kullanılması yardımıyla gerçekleşen madde geçişi.
Aktin: Ökaryot hücrelerde, hücre iskeletinin kasılma işlevine sahip iplikçikleri.
Akrozom: Sperm hücrelerinin ucunda bulunan ve spermin yumurta hücresine girebilmek için yumurta zarını eritebilmesini sağlayan enzimleri içeren özelleşmiş lizozom.
Akson: Sinir hücrelerinin son derece uzun olabilen, hücredeki uyartıları diğer hücrelere iletmekte görevli, ince yapılı hücre uzantıları. Çoğu sinir hücresinde yalnızca bir akson bulunur.
Aksonem: Sillerde görülen, merkezde 1 çift çevrede 9 çift şeklindeki özel mikrotübül diziliminden oluşan yapı.
Almaç: Bir maddenin varlığını algılayabilen özel yapı, reseptör.
Anabolizma: Hücrede metabolizmanın bir parçası olarak gerçekleştirilen yapım olaylarının genel adı. Enerji kullanılarak, basit yapılı moleküllerden karmaşık yapılı moleküllerin sentezi.
ATP: Yapısındaki 3 fosfat grubunun sonuncusuna ait bağda yüksek enerji depolayan evrensel enerji molekülü, adenozin trifosfat.
(yazının devamı için metnin başlığına tıklayın)
Dinozorlar 100 milyon yıldan fazla bir zaman kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Dinozor, Yunancada korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bunun nedeni, geçmişte bilimadamlarının dinozorları bir cins kertenkele sanmalarıdır. Türkçede yaygın fakat yanlış olarak dinazor diye yazıldığı da olur. Dinozorlar yeryüzünde ilk kez 200 milyon yıl önce göründüler. 65 milyon yıl önce ise, çok sayıda dinozor türünün nesli tükenmişti.

Bilim dünyası dinozorlarla gerçek anlamda, 19. yüzyılın ortalarında yaşayan İngiliz doğabilmci Sir Richard Owen’ın çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. Owen bu hayvanları, 1841 yılında, Yunanca “deinos” (korkunç) ve “saurus” (kertenkele) anlamına gelen iki sözcüğün bileşiminden oluşmuş “dinozor” adıyla adlandırdı. Ancak dinozor fosillerine yönelik çalışmalar, 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirildi. Nitekim, bu hayvanların 600 kadar çeşidinin yüzde 40′ı, 1970 yılından sonra bulundu.
Bir zaman aracına binelim ve bundan tam 200 milyon yıl öncesine bir yolculuğa çıkalım. Şimdi, jeologların “Triyas Dönemi” adı verdikleri çağın tam ortasında bulunuyoruz. Yeryüzü henüz tek bir dev kıta görünümünde. “Pangea” adı verilen bu kıtayı, yine tek ve dev bir okyanus, “Panthalassa” çevreliyor.Ana kıta henüz devasa bir çöl yapısında… Sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer alıyor.
İklim, sıcak ve kurak. Kutup bölgelerinde de buzullar oluşmamış. Çünkü, bu noktalarda sıcaklık ortalama 10 derece civarında… O günlerde, daha sonra dönemin tüm kıtalarını istila edecek dinozorlar evrimlerinin henüz başlangıç aşamasında…
Fosil araştırmalarından çıkan bilim sonuçlara göre, o tarihlerde dinozorlar, mevcut hayvan coğrafyası içinde çok küçük bir yüzde oluşturuyorlar. O dönemde faunaya hakim olanlar, “Therapsida” takımından ve sürüngen-memeli olarak tanımlanıyor. Nedeni ise, özel kafatası yapıları. Bu hayvanlar daha sonra memelilerin içinde eriyip yok oldular.
Ancak, o tarihlerde yeeryüzüne egemen olan hayvanlar, nemli iklim koşullarına mükemmel bir uyum gösteren amfibyumlar, yani iki yaşayışlılar. Nitekim, bu hayvanlar dinozorlardan önce de yaşıyorlardı. O günün bitki yapısı ve doğa koşulları, memelilerin varlıklarına sürdürmelerini zorlaştırıyordu. Gökyüzünde ise, ilk uçan sürüngenler belirmişti. Dinozorların, Triyas Dönemi’nin sonlarına doğru, yeryüzüne egemen olmaları için birakç milyon yıl gerekti. Peki ama onların diğer sürüngenlere oranla avantajları neydi?
Birçok araştırmacıya göre, dinozorlara bu üstünlüğü ayak yapıları sağlıyordu. Öteki sürüngeler, kenarlara doğru yayılmış ayaklarla yürümek zorundaydılar. Bu da ciğerlerine yeteri kadar hava alıp vermelerini engelliyordu. Oysa dinozorlar, gövdenin altındaki düz ayakları sayesinde dik durabiliyorlardı. Böylece, hem koşup hem nefes alabiliyorlardı. Bunun sonucunda da, çok hızlı hareket edebiliyor ve uzun süre bu duruma dayanabiliyorlardı. Yine bu özellikleri nedeniyle, zamanla ön ayaklarını birer saldırı ve savunma silahına, hatta giderek kanatlara dönüştürdüler.
Yaklaşık 160 milyon yıl önce, dinozorlar yerküre üstündeki en geniş hayvan topluluğuydu. Ancak, günümüzden 65 milyon
yıl önce, çok kısa bir sürede soyları tükendi. Dinozorların neden yok olduğu sorusunun yanıtı yıllarca arıştırıldı. Bütün olasılıkla, bu sorunun yanıtı hiçbir zaman tam olarak verilemeyecek. Şimdilik, 65 milyon yıl önce, Kretase Dönemi’nin sonlarında, iklimde meydana gelen kısa süreli, ancak şiddetli bir değişiklik, bu sorunun en mantıklı yanıtı gibi görünüyor. Bunun yanı sıra, hem doğal hem de uzay kaynaklı felaketler de öne sürülüyor… Uzay teorilerinden biri, “ölüm yıldızı” diye adlandırılan ve pek çok bilim adamının varlığına inanmadığı “Nemesis” yıldızı… Teoriye göre, her 26 milyon yılda bir binlerce yüzyıl süren bir kuyrukluyıldız yağmuru dünyayı etkisi altına alıyor. Bunlardan bazılarının atmosferde bıraktığı birikmiş parçalar, güneş ışınlarının önünü keserek dünyayı yıllarca karanlıkta bırakıyor. Gökyüzünün kararmasıyla düşen sıcaklık ise, pek çok hayvan ve bitkinin yok olmasına yol açıyor. Bir başka dünya dışı teori ise, Güneş’e yakın bir yıldızın belli aralıklarla yer değiştirerek kuyrukluyıldızları yörüngelerinden çıkardığı ve onları Dünya’ya doğru yönlendirdiği yolunda… Bazı bilim adamları ise, bu felaketleri “X” gezegeni olarak adlandırılan onuncu bir gezegenin varlığına bağlıyorlar.
Öteki kanıtlar, yok oluşun doğal felaketlerden kaynaklandığını gösteriyor. Yaklaşık 65 milyon yıl önce meydana gelen en büyük volkanik patlamaların birinde, akışkan bazaltlar, Hindistan’ın Dekkan Yaylası’nı oluşturmuştu. Bu, belki de o zamanlarda dünyanının ikliminin değişmesinin nedeniydi. Bu değişiklik, dinozorları başka yönlerden de etkilemiş olabilirdi.
Kuluçkadan çıkmamış “Sauropod” yumurtalarında, bol miktarda, az bulunan bir element olan selenyum tespit edilmişti. Selenyumun yer altından yüzeye çıkması, volkanik patlamalar sonucu oluyordu. Epeyce zehirleyici olan bu elementin yüksek miktarlarının, kuluçkadan sonra tavukların yumurtadan çıkmasını engellediği biliniyordu. Aynı etkinin dinozor yumurtaları için de geçerli olduğunu düşünmek, pek de uçuk bir düşünce değildi.
Peki, neden dinozorlar öldü de kuşlar yaşamaya devam etti? Sadece bitki yiyenlerin yüksek dozda selenyum almış olabileceği fikri, olası bir açıklama. Çünkü, toz halinde selenyum yüklenen bitkileri yiyen dinozorların yumurtalarına zehirin geçmesi kaçınılmazdı. Otoburların soylarının böylece tükenmesi, etoburlara yiyecek bir şey bırakmayarak bu hayvanların da yok olmasına yol açtı.
Dinozorların yok oluşunu açıklamaa çalışan teorilerden en popüler olanı, dinozor yumurtalarının, dinozor döneminin ilk yarısında ortaya çıkan küçük memeliler tarafından yendiğini iddia ediyordu. Dinozorlar, bu memelilerle başa çıkamamışlardı. Çünkü, sıcakkanlı olan bu hayvanlar çok hızlı hareket ediyor ve rahatlıkla saklanabiliyorlardı.
Bu teori, az sayıda dinozor yumurtası bulunmasını da açıklıyordu. Ancak, 100 milyon yıl boyunca, memelilerle dinozorların nasıl bir arada yaşamaya devam ettikleri sorusuna bir yanıt getiremiyor. Bir başka düşünce de, dinozorların aptal ve kolay uyum sağlayamayan yaratıklar olduğu ile ilgili. Bu teoriye göre, dinozorlar git gide büyüyerek çevreye ayak uyduramayan yaratıklar haline gelmişler, gövdeleri büyürken beyinlerinin küçük kalması, onların uyum güçlüğü çekmelerine yol açmıştı. Örneğin, 30 tonluk bir “Brontosaurus”un beyni sadece 226,5 gram çekiyordu.
1946 yılında bir paleontoloji uzmanı, büyük hayvanların küçük hayvanlar kadar sıcaklık yaymadıklarını, bu nedenle de küçük bir sıcaklık artışının 10 kiloluk bir erkek dinozorun testislerini fazlasıyla ısıtarak spermlerini öldürebileceğini öne sürmüştü.
Dinozorların soylarının tükenmesindeki etken büyüklükleri değilse de, onların yeme alışkanlıklarıydı. Sadece bir tek çeşit bitki ile beslenen dinozorlar, belki de bu bitkilerin ortadan kalkmasıyla yok oldular. Belki de, seçebilme özelliklerinin var olmaması nedeniyle zehirli bitkileri yiyerek öldüler. Diğer bilim adamları, Kretase Dönemi’nin sonlarına doğru, deniz seviyesinin düşmesi sonucu iklimde meydana gelen yavaş değişmeleri, dinozorların soylarının tükenmesi için yeterli buluyorlar. Amerika’da yapılan araştırmalar, iklimin daha soğuk ve nemli hale geldiğini, ayrıca büyük dinozor topluluklarına yeterli yer kalmadığını da ortaya koyuyor. Tüm bu hipotezleri destekleyen pek çok kanıt var.
Belki de Kretase Dönemi’nin sonlarında meydana gelen bir dizi felaket, dinozor türünün aniden ortadan kalkmasına katkıda bulunmuştu. 65 milyon yıl öncesine ait bu sır perdesinin aralanması için yapılan araştırmalar arttıkça, o günlerde yaşananların gümüzü ne kadar etkilediği daha kolay anlaşılıyor.
Dinozorların ordan kalkmasıyla, bu ürkütücü yaratıkların yanı sıra yaşamlarını belli belirsiz sürdüren memelilere de gün doğmuştu. Dinozorların boşalması, memelilerin git gide gelişerek çoğalmalarını, en son dinozorlardan 61 milyon yıl sonra da atalarımızın ortaya çıkmasını sağlamıştı. Ne var ki, sadece dinozorların yok olmasını açıklayan bu teoriler, o dönemlerde yaşayan diğer türlerin yok oluşlarına bir açıklık getirmiyor. Bu nedenle bilim adamları, düna dışından gelmiş etkilere daha sıcak bakıyorlar.
Kaynak:
http://www.focusdergisi.com.tr/doga/00310/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dinozor

Sapık bir şehrin görünümüyle başlar. Kamera apartman blokları ve çatıların üzerinde yavaşça ilerlerken kentin adı görünür, bunu kesin tarih ve kesin zaman izler. Kamera bir bloğa doğru kayarken seçimde karasızdır, bütün pencerelerin önünde yine hangisini seçeceğinde tereddüt eder ve daha sonra da bizi karanlık bir odanın yarı açık penceresinden içeri sokar. Keyfi mekân, zaman ve tarih ve şimdi de aslında keyfi bir pencere. Yaratılan etki rastgele seçmekten kaynaklanır: bu herhangi bir mekân, zaman, tarih ve oda olabilirdi: bu, biz olabilirdik. Karanlığa doğru bir ileri kaydırma belki de şimdiye kadar yapılmış en korkunç filmin ilerleyişini başlatır: kendimizin karanlıkları içinde ileriye ve aşağıya doğru çekilmiş olmalıyız. Sapık normal olanla başlar ve giderek bizi normal olmayanın derinliklerine çeker; film bize zamanı göstererek açılır ve zamanın (yani gelişimin) durduğu bir durumla (açıklamanın yapıldığı final görüntüsü hariç) kapanır.
Karakter ve durum anlamında dikkatli ve ikna edici bir biçimde tanımlanan Marion Crane (Janet Leigh) ile Sam Loomis (John Gavin) arasında geçen sahne, “normal” insan davranışını sunması açısından kabul edebileceğimiz yeterli sıradanlıktadır. Bütün sahneye gizlice nüfuz etse de hem kendi içinde hem de sunuluş tarzında kusursuz olan bir ana tema ortaya çıkar: geçmişin bugün üzerindeki egemenliği. Sam, ölmüş babasının borçlarını ve boşandığı karısının nafakasını ödemek zorunda olduğu için sevgililer evlenemezler; Marion’un evindeki “saygın” buluşmaları onun (tahminen) ölü annesinin portresinin gözetiminde gerçekleşecektir. Geçmişin bugün üzerindeki bu “normal” egemenliğinden, bu durumun yaşam üzerindeki sınırlayıcı, sıkıntı verici etkisi (gelişme yaşamın özüdür) ile birlikte, giderek bugünün geçmiş tarafından tamamen yüzeyselleştirildiği ve yaşamın sonunda felç olduğu bir duruma götürülürüz. Sevgililerin gizlice buluşmaları ve dış dünyadan gizlenmesi gereken şeyleri yapmaları, Norman Bates ile (hâlâ normallik sınırları içinde) ek bir ilişki sağlar. Ve her iki durumda da normal ve normal olmayan “sırlar,” cinsel doğadadır.
(yazının devamı için metin başlığına tıklayın)
May 25th,2009
Sanat |
No Comments
Bayanlar, baylar… Kaygı ve psişik yaşamın temel içgüdüleri hakkındaki anlayışımızın geliştiğini ve değiştiğini size öğretirsem hiç de şaşmayacağınızı umuyorum. Bütün bu yeni verilerden hiçbirinin sorunu tamamı tamamına çözümlemeye yetmediğini öğrenmekle de hayret etmeyeceksiniz. ‘Anlayış’ sözcüğünü bilerek kullanıyorum. Hiçbir is bizimkinden daha çetin değildir. Bize çözülecek bulmacayı veren gözlemlerin en sık görülen alışılmış gözlemler olmaları, dolayısıyla da yetersiz sayıda gözlemler ortaya koymamamızdan değil. Burada küçük bir rol oynayan soyut kuramlar söz konusu olduğundan da değil. Fakat yalnız anlayışlardan başka bir şeyin gerçekten sorun olmayacağındandır. Çünkü, gözlemin her maddesine uygulandığında da, ona düzen ve aydınlık getirecek olan soyut fikirler bulmak söz konusudur. Kaygıya zaten derslerimden birini, yirmincisini ayırmıştım; size burada onun özetini vereceğim.
Kaygı, duygusal (affective) bir durumdur; yani haz/haz-sızlık dizisinden birtakım duyguların, onlara uygun gelen boşalmaların birleşimidir. Bununla birlikte onların algılanması, kuşkusuz ki, kalıtsal bir iletimle bazı önemli olaylann kalıntısını temsil eder. Bu durum bireysel olarak edinilmiş histeri taşkınlıklarına benzetilebilir. Doğumun ve doğum süresince korkuya eşlik eden kalp ve solunum olaylarının pek gerçek olduğunu, eylemin böyle duygusal iz bırakabildiğini kabul ettik.
Demek ki her kaygı toksit asıllıdır. Sonra gerçek kaygıyla nevroz kaygısı arasındaki ayrıma gittik. Gerçek kaygı dış tehlike yani herhangi bir muhtemel acı algısına karşı tepki olduğu halde, ikincisi büsbütün gizemli ve yararsız kalmaktadır. Gerçek kaygıyı çözümleyerek onu duygusal dikkat haline ve kaygıya hazırlık dediğimiz hareket ettirici gerilime indirgedik. İşte kaygı tepkisi bundan doğmaktadır; bu tepkiye iki çıkar yol sunuluyor: Ya gerçekten kaygının oluşması, eski travmatik eylemin yinelenmesi, yalnızca bir sinyaldir ve bu durumda tepkinin kalan bölümünü ya kaçmaya, ya savunmaya ya da yeni tehlikeli duruma karşı koymaya yarar; ya da eski travmatik eylem bütün gücünü elinde tutar; o zaman kaygı, tepkisinin tümünü oluşturur ve kötürümleştirici duyguyla, sonunda güncel koşullar içinde uygunsuz olarak ortaya çıkarır.
Nevroz kaygısını incelemiş ve bunun üç değişik tarzda göründüğünü söylemiştik. Önce genel bir sıkıntı olarak kararsız kaygı kendisine bahane sağlayabilecek olan her türlü yeni belirişlere bağlanmaya hazırdır; işte buna, bekleme kaygısı denir; Örneğin, tipik nevroz kaygısında olduğu gibi, fobiler dediklerimizde olduğu gibi bazı belirişlere kuvvetle bağlanır. Bununla birlikte, hâlâ burada dış tehlike korkusu son derece büyütülmüş gibi görünmektedir. Sonunda histerik kaygı olarak ya da ağır nevrozlara eşlik ederek…
Kaygı kimi zaman başka semptomlara çokça bağlıdır, kimi zaman bağımsız olarak ürer, kimi zaman da uzun sürer ve kalıcı bir hal alır; ne var ki kaygı bütün hallerde, asla bir dış tehlikeden ileri gelmiş görünmez. Sonra kendi kendimize şu iki soruyu sorduk: Sıkıntılı kimse neden korkmaktadır? Kaygıyla dış tehlikenin gerçek korkusu arasında ne bağlantı vardır? Araştırmalarımız verimsiz kalmadı ve birtakım önemli sonuçlar elde edebildik. Sıkıntılı bekleyişle ilgili olarak, klinik deneyi bize onun daima cinsel yaşamdaki libido içindekilere bağlı olduğunu göstermiştir. Kaygı nevrozunda sık sık görülen neden, şekli belirsiz uyarma, kışkırtılmış, fakat ne doyurulmuş, ne kullanılmış olan libido uyarmasıdır. Demek ki sıkıntı bu işlevinden çevrilmiş libidonun yerinde görülmektedir. Doyurulmamış libidonun doğrudan doğruya kaygıya döndüğünü söyleyebileceğimi sanıyorum. Bu görüş bazı küçük çocuklarda pek sık rastlanan birtakım fobilerle doğrulanmış gibidir.
Bu fobilerin çoğu bize bulmaca gibi gelmektedir, kimileri ise tersine, örneğin yalnızlık korkusu, yabancı kimselerden korkma, pek iyi açıklanmaktadır. Yalnızlık, tanınmayan yüz, çocukta annesinin alışkın olduğu çizgilerini görme isteği uyandırır. Bu libido uyarılmasına ne egemen olabilir ne de onu askıda tutabilir, onu kaygıya çevirir. Bu çocukça kaygı, gerçek kaygılar kategorisi içinde sıralanmaz, fakat nevroz kaygıları içine girer.
Çocuk fobileri, kaygı nevrozunun sıkıntılı bekleyişinde olduğu gibi, bize libidonun doğrudan doğruya iletimiyle bir nevrotik korkunun oluşması örneğini, verir. Şimdi, birincisine oldukça yakın ikinci bir mekanizmayı tanımayı öğreneceğiz. Önce kaygının ve başka nevrozların büyük sorumlusu, bize göre bastırılma sürecidir diyelim. Bastırılmaya ayrılmış fikrin kaderiyle bu fikri yüklenmiş olan libidonun kaderini ayrı ayrı incelemekle bu süreci eskiden yaptığımızdan daha iyi anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Bastırılacak fikrin tanınmaz hale geliş noktasında biçimi bozulabilir, fakat duygu dolgunluğu, şekli ne olursa olsun, ister saldırma, ister sevgi olsun şaşmaz biçimde kaygıya çevrilir. O sırada, ya çocuk ben’inin zayıflığı yüzünden çocuk fobilerinde olduğu gibi, ya cinsel yaşamın bedensel süreçleri yüzünden kaygı nevrozunda olduğu gibi, ya bastırma yüzünden histeride olduğu gibi, libido dolgunluğunun kullanılmaz kılındığı nedenin az önemi vardır.
Kaynak : Psikanaliz Üzerine / Sigmund Freud